Bilimsel Merak ile Etik İhlal Arasındaki İnce Çizgi: Gine-Bissau Aşı Deneyleri
Tıp tarihi, insanlığın yararı için yapılan büyük keşiflerle olduğu kadar, bu keşiflerin yolunda feda edilen “savunmasız popülasyonların” hikayeleriyle de doludur. Modern tıbbın bu eski ve karanlık alışkanlığından tam anlamıyla kurtulamadığına maalesef yeniden şahit oluyoruz. Gine-Bissau’da planlanan ve büyük tepki sonrası durdurulan Hepatit B aşı çalışması, sadece teknik bir zamanlama sorusu değil, derin bir tıbbi ırkçılık ve etik ihlal vakası olarak literatüre geçti.
Deneyin Arka Planı: Ne Yapılmak İstendi?
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) tarafından yaklaşık 1.6 milyon dolar fonlanan bir araştırma grubu, Gine-Bissau’da yeni doğan bebekler üzerinde bir çalışma planladı. Çalışmanın merkezindeki soru şuydu: Hepatit B aşısını doğumda yapmak yerine 6 hafta geciktirirsek ne olur?
Peki araştırmacılar neden bu soruyu sordular? Yani bu sorunun önemi ne?
Araştırmacıların bu soruyu sormalarının nedeni, aşıların bağışıklık sistemini bir bütün olarak nasıl etkilediğini çözme merakıdır. Temel teorileri, BCG (verem) gibi “canlı” aşıların bağışıklığı genel olarak güçlendirdiği, ancak Hepatit B gibi “ölü” aşıların bu güçlendirici etkiyi zayıflatabildiğidir. Yani BCG aşısının bağışıklıktaki genel olumlu etkisinin HepB aşısı nedeniyle azalıp azalmadığını merak etmektedirler. Gine-Bissau gibi bebek ölümlerinin yüksek olduğu bir bölgede, Hepatit B aşısını 6 hafta öteleyerek canlı aşının bağışıklık sistemini “tek başına ve daha güçlü” eğitmesine izin vermek istemişlerdir. Kısacası amaçları, sadece Hepatit B’yi engellemek değil, aşıların sırasını değiştirerek bebeklerin diğer tüm enfeksiyonlara karşı daha dirençli olup olmayacağını test etmektir.
Türkiye’de 8. haftada yapılan BCG aşısının aksine, Gine-Bissau’da bu aşı doğumda HepB ile birlikte uygulanmaktadır. Araştırmacılar, bu iki aşının doğumdaki rekabetini sonlandırmak için HepB’yi feda etmeyi teklif etmişlerdir.
Kağıt üzerinde “bağışıklık sisteminin genel yanıtını ölçmek” gibi bilimsel bir amaca hizmet ettiği iddia edilen bu çalışma, aslında halihazırda ispatlanmış ve dünya standardı haline gelmiş bir gerçeği görmezden geliyordu: Hepatit B aşısı, doğumdan sonraki ilk 24 saat içinde yapıldığında en yüksek koruyuculuğu sağlar.
Analiz: Temel Etik İhlaller
1. “Standart Bakım” (Standard of Care) İlkesinin İhlali
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve küresel tıp camiası, Hepatit B aşısının doğum dozunu (birth dose) “altın standart” olarak kabul eder. Özellikle Gine-Bissau gibi Hepatit B’nin endemik olduğu (yaygın görüldüğü) bir bölgede, bir grup bebeği bu aşıdan 6 hafta mahrum bırakmak, onları anneden geçebilecek ve kronik karaciğer yetmezliğine yol açabilecek bir virüse karşı savunmasız bırakabilir. Batılı bir ülkede asla onaylanamayacak bu “geciktirme” tasarımı, az gelişmiş ülkeleri bir “laboratuvar” olarak görme anlayışının ürünü olarak algılanmaktadır.
2. Klinik Belirsizlik (Equipoise) Yoksunluğu
Etik bir klinik araştırma için, karşılaştırılan iki yöntem arasında hangisinin daha iyi olduğu konusunda bilimsel bir belirsizlik olmalıdır. Ancak Hepatit B özelinde böyle bir belirsizlik bulunmamakta; erken aşılama hayat kurtarır. Bilinen bir gerçeği “tekrardan test etmek” adına insan hayatını riske atmak, bilimsel merakın etik sorumluluğun önüne geçmesi olarak yorumlanmaktadır.
3. Tıbbi Irkçılık ve Savunmasız Popülasyonların İstismarı
Bu çalışmaların Gine-Bissau gibi yoksulluk oranının %60’larda olduğu bölgelerde seçilmesi eleştirilmektedir. Ekonomik ve sosyal açıdan kırılgan toplumlarda “aydınlatılmış onam” süreci, çoğu zaman hayatta kalma mücadelesi veren ailelerin sağlık hizmetine erişim umuduyla gölgelenebilir. Diğer deyişle, araştırma ekibi köye gelip çocuklara aşı yaparken yanında ilaç, gıda veya temel sağlık hizmeti getirirse, ailelerin bu çalışmaya “hayır” deme lüksü var mıdır? Ayrıca, “Spesifik olmayan etkiler” veya “immünomodülasyon” gibi karmaşık kavramların, resmi eğitim almamış ebeveynlere tam olarak anlatılması ve gerçek anlamda aydınlatılmış onam alınması teknik olarak ne kadar mümkündür?
4. Fon Verenlerin Etkisi ve Öncelikler
Gine-Bissau halkı halen daha temiz su ve gıdaya erişmekte zorlanmakta. Ekonomik olarak yoksul bir halka yönlendirilen fonların temel sağlık hizmetlerine harcanmak yerine, karmaşık immunolojik testlere ve uzun süreli gözlemlere harcanması eleştiri almaktadır. Ayrıca, verilerin Gine-Bissau’da toplanıp, analizlerin ve prestijli yayınların Avrupa’daki üniversitelerde yapılması, yerel bilim insanlarının sürece ne kadar dahil edildiği konusunu tartışmaya açmaktadır. Bu noktada, hekimlik mesleğinin önceliği din, dil, ırk, mezhep fark etmeksizin insan sağlığı mı? Yoksa Avrupa’daki prestijli dergilerde yayın sahibi olmak mıdır?
Bu çalışma, Tuskegee çalışması gibi geçmişteki acı örneklerin modern ve “inceltilmiş” bir versiyonu olarak eleştirildi ve ses getirdi..
Küresel Sağlık Otoritelerinin Tepkisi
Müdahalesiz gözlem yapılabilir. Yani, herhangi nedenle zaten aşısı geç yapılmış çocukların verileri halihazırda toplanıyor. Araştırmacı aşıyı geciktirmeden, zaten geç yapılmış olan aşıların sonuçlarını analiz edebilir. Bu etik açıdan muhakkak ki sorunsuzdur.
Nitekim Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) müdahalesi ve küresel sağlık camiasından gelen tepkiler, çalışmanın şu an için durdurulmasını sağladı. Ancak bu olay, fon veren kuruluşların (CDC gibi) ve araştırma gruplarının etik denetim mekanizmalarındaki büyük boşlukları sorgulatmalı.
Sonuç: Bilim Kimin İçin?
Gine-Bissau’daki bu vaka, bizlere tıbbi araştırmaların sadece “veri toplamak” olmadığını, her bir verinin arkasında bir insan hayatı olduğunu hatırlatıyor. Aşılar, toplumsal sağlığın en büyük kazanımıdır; ancak bu kazanım, temel insan hakları ve etik ilkeler çiğnenerek elde edilmemelidir.
Tıp dünyası olarak sormamız gereken asıl soru şudur: Eğer bir deney tasarımı Danimarka’da veya ABD’de etik kurullardan geçemiyorsa, neden Gine-Bissau’da geçebileceği düşünülmektedir?
Bu yazı, tıbbi etik ve küresel sağlık politikaları üzerine süregelen tartışmaları analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır.
Dr Süleyman EROL

