Sağlığımız Elden Gidiyor 6: Sağlık Hizmetlerinin Özelleştirilmesi
Modern dünya, insanlığın en temel ve devredilemez haklarından biri olan “sağlık” kavramının büyük bir paradigma değişimine uğradığı bir kırılma döneminden geçiyor. Yüzyıllardır devletlerin vatandaşlarına karşı en birincil ödevi ve anayasal güvencesi olarak kabul edilen kamusal sağlık hizmetleri, neoliberal ekonomi politikalarının kıskacında hızla eriyor. Bir dönem “sosyal devletin” gurur vesilesi olan hastaneler, bugün serbest piyasa dinamiklerinin en iştah kabartan, en yüksek kârlılık oranlarına sahip yatırım sahalarına dönüştürülmüş durumda.
“Sağlığımız Elden Gidiyor” yazı dizimizin bu altıncı bölümünde; sistemin nasıl bir ticari çarka dönüştürüldüğünü, bu dönüşümün arkasındaki mekanizmaları ve bu sarmaldan kurtulmamızı sağlayacağını düşündüğüm yapısal bir reform önerisini masaya yatırıyor ve tartışmaya açıyoruz.

1. Sosyal Devletten “Sağlık İşletmelerine”
Sağlıkta özelleşme, sadece özel hastane zincirlerinin mantar gibi çoğalmasıyla sınırlı değildir. Asıl dönüşüm, kamu hastanelerinin de birer “şirket”, hastaların ise “müşteri” gibi konumlandırıldığı zihniyet kırılmasıyla başlamıştır.
- Performans Sistemi ve Nicelik Yarışı: Kamu sağlığında kalitenin ve koruyucu hekimliğin yerini, bakılan hasta sayısı ve yapılan cerrahi müdahale yoğunluğu gibi “ciro” odaklı kriterler almıştır. Bu durum, hekim ile hasta arasındaki güven ilişkisini zedelemekte, muayene sürelerini dakikalarla sınırlamaktadır. Hekimler, dakikalarla yarışan birer “üretim bandı işçisine” dönüştürülmektedir.
- Kamu-Özel Ortaklığı (Şehir Hastaneleri): “Devasa ve lüks tesisler” vaadiyle sunulan şehir hastaneleri modelleri, devlet bütçesine uzun vadeli ve dövize endeksli ağır yükler getirmektedir. Holdinglere verilen yatak doluluk, laboratuvar ve görüntüleme garantileri, kamusal kaynağın doğrudan özel sektöre aktarılmasına neden olmaktadır.
Bir insanın kamusal bir hak varken özel sağlık hizmetine yönelmesi, aslında tıp biliminin kendisine değil, o bilimin sunuluş şekline ve zamanlama konforuna ödediği bir bedeldir. Vatandaşın özel sektöre yönelmesindeki en birincil motivasyon, kamuda yaşanan yoğunluk nedeniyle haftalar, bazen aylar sonrasına alınabilen randevu ve tetkik sürelerini aşarak zaman kazanma arzusudur. Bunun yanı sıra, modern hayatın getirdiği iş yoğunluğu içinde muayene saatini kendi takvimine göre belirleyebilmek, kalabalık poliklinik koridorlarında beklememek ve muayene esnasında hekimiyle aceleye getirilmeden, yeterli süre boyunca iletişim kurabilmek de çok önemli birer etkendir. İşin yataklı tedavi boyutunda ise talep tamamen insani bir konfor arayışına evrilir; temizlik kalitesi, tek kişilik sakin bir oda, refakatçinin rahat edebileceği bir alan ve güler yüzlü bir otelcilik hizmeti almak, hastalık psikolojisi altındaki birey için lüks değil, sığınılacak güvenli bir liman olarak görülür. Özetle insan, hastalığın yarattığı kırılganlık ve çaresizlik anında bürokratik engellerle uğraşmak yerine; ilgi, hız, mahremiyet ve yüksek yaşam standardı satın almak istediği için özel sağlık hizmetini talep eder. Peki şehir hastaneleri bu talepleri karşıladı mı?

2. Günümüz Özel Hastane Sisteminde Durum
Bugün özel hastaneler, madalyonun iki farklı yüzünü aynı anda barındıran, çelişkilerle dolu birer yapıya dönüşmüştür. Vitrinde; yüksek teknolojik altyapı, otel konforunu aratmayan tek kişilik odalar, güler yüzlü karşılama personeli ve sıra beklemeden hızlıca ulaşılan muayene randevuları yer almaktadır. Bu zaten bir insanın özel sağlık hizmetlerinden talep ettiği “otelcilik” kısmıdır. Ancak bu pırıltılı vitrinin arkasında, tamamen acımasız serbest piyasa kuralları ve ciro baskısı işlemektedir. Birer ticari işletme olan özel hastaneler, kar baskısını sadece otelcilik ve ağırlama hizmetlerinde sınırlı tutmaz. Tıbbi hizmetleri de aynı motivasyon ve değerler ile sürdürürler. Böylece hekimler, tıp etiği ile yönetimin kârlılık hedefleri arasında sıkışır; hastalar ise sağlığına kavuşmayı bekleyen birer insandan ziyade, “yatak doluluk oranı” veya “tetkik başına düşen kâr” olarak görülen birer tüketiciye dönüşür. En küçük bir semptomda bile faturaları kabartan ihtiyaç dışı tahliller, ciro primi odaklı gereksiz ileri görüntüleme talepleri ve endikasyonsuz (gerekçesiz) ameliyatlar, özel hastaneciliğin yapısal birer gerçeği haline gelmiştir. Sonuç olarak, bireye aradığı konforu ve hızı sunan bu sistem, aynı zamanda onu tıbbi endüstrinin yoğun bombardımanı altında ekonomik ve bedensel olarak sömürülen kolay birer “yem” haline getirmektedir. Böylece, sağlıklı olduğu halde, aldığı gereksiz yan etki riski bireyi sağlığından edebilir.

Bilgi Asimetrisi: Vatandaşın “Yem” Haline Gelmesi
Sağlık hizmetlerini sıradan bir serbest piyasa metaından ayıran en temel özellik, iktisat literatüründe “bilgi asimetrisi” olarak adlandırılan durumdur. Klasik bir piyasada tüketici, alacağı ürünün kalitesi ve ihtiyacı olup olmadığı konusunda fikir sahibidir. Ancak sağlıkta, hasta ile hastane/hekim arasında muazzam bir bilgi uçurumu vardır.
Hasta, kendisine önerilen bir MR çekiminin, tahlilin veya ameliyatın gerçekten hayati bir gereklilik mi yoksa hastanenin o ayki ciro hedefini tutturma hamlesi mi olduğunu ayırt edemez. Özelleştirilmiş ve ticari kârlılık üzerine kurulmuş bir sistem, bu bilgi asimetrisini sonuna kadar suiistimal eder. Toplumda gerçek bir sağlık okuryazarlığı inşa edilmediği sürece bireyler; gereksiz check-up paketleri, ihtiyaç dışı ileri görüntüleme talepleri ve tıp etiğine uymayan ticari pazarlama stratejileri altında kolay birer “yem” haline gelirler.

Tıp Etiğinin ve Sağlık Emekçilerinin Ezilmesi
Piyasalaşma, madalyonun diğer yüzünde sağlık hizmetini bizzat üreten hekimleri, hemşireleri ve laboratuvar teknisyenlerini de acımasızca ezmektedir.
Özel sektörde çalışan bir hekim, çoğu zaman hastasına tıp biliminin gerektirdiği rasyonel tedaviyi uygulamak ile hastane yönetiminin “kârlılık” beklentileri arasında vicdani bir savaş vermektedir. Taşeronlaşma, sözleşmeli çalışma modelleri, ciro baskısı ve ağır iş yükü, sağlık çalışanlarının mesleki tatminini yok etmektedir. Bu tükenmişlik ve değersizleşme hissi, yetişmiş nitelikli iş gücünün kamudan kaçışını ya da doğrudan yurt dışına göçünü (beyin göçü) tetiklemektedir.

3. Çözüm: “Kamusal Tıp, Özel Konfor” Modeli
Peki, toplumun “özel sağlık hizmeti” talebini görmezden gelmeden bu sömürü çarkını nasıl kırabiliriz? Vatandaşın özel hastaneye gitme motivasyonlarını doğru analiz ettiğimizde, karşımıza tıp hizmetlerinin kendisi değil, büyük oranda “hizmet alma konforu” çıkmaktadır. Vatandaş; sıra beklememek, temiz, sakin ve tek kişilik bir odada kalabilmek, güler yüzlü bir otelcilik hizmeti almak ve refakatçisinin rahat etmesini istemektedir. Kimse özel hastaneye “Bana fazladan iki tüp kan tahlili yapın” diye gitmez.
O halde çözüm; tıbbın ve sağlığın tamamen kamulaştırılması, konforun ise özel sektöre bırakılmasıdır.
Bu Model Nasıl Çalışacak?
- Tıbbi Yapı Devletin Olacak: Ülkedeki tüm hastanelerin binaları, doktorları, hemşireleri ve tıbbi cihazları tamamen devlete ait olacak. Hekimler devlet memuru statüsünde çalışacak. Doktorun cebine hastanın yaptırdığı tahlilden, ameliyattan veya yattığı gün sayısından pay (ciro primi) girmeyecek. Tıbbi karar mekanizması serbest piyasa baskısından tamamen kurtarılacak.
- Otelcilik Hizmeti Özelin Olacak: Hastanelerin temizlik, yemek, oda konforu, otopark ve refakatçi ağırlama gibi “otelcilik” faaliyetleri özel işletmelere devredilecek. Bu şirketler gelirlerini doğrudan kamudan (devlet bütçesinden) değil, bu konforu talep eden ve farkını ödeyen vatandaştan tahsil edecek.
- Vatandaş Özgür ve Güvende Olacak: Vatandaş isterse normal devlet hastanesine gidecek, isterse farkını kendi cebinden ödeyerek otelcilik hizmeti yüksek olan bu “özel” hastaneleri seçecek. Ancak her iki durumda da bilecek ki; doktor kendisine “Ameliyat” veya “Tetkik” diyorsa, bu gerçekten tıbbi bir gerekliliktir, holding patronunun ciro hedefi için değildir.

4. Sonuç
Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, parası olanın lüks odalarda anında hizmet alabildiği, dar gelirli çoğunluğun ise kuyruklarda şifa aradığı derin bir sosyal adaletsizlik yaratır. Bu model belki devlet hastanelerindeki muayene sıralarını bitirmeyecek, ancak o muayene sıraları nedeniyle özel hastaneyi talep eden vatandaşı sahipsiz bırakmayacaktır.
Önerdiğimiz Kamusal Tıp – Özel Konfor Modeli sayesinde vatandaş, talep ettiği hizmet kalitesine ulaşırken ticari bir “yem” haline gelmekten kurtulacak; hekim tıp etiğiyle çalışacak, kamu bütçesi ise holdingleri fonlamak yerine doğrudan halkın sağlığına harcanacaktır. Sağlıkta gerçek reform, lüks ile şifayı birbirinden ayırmayı başardığımız gün başlayacaktır.
Peki bu sistem uygulanabilir mi? Riskler için önlem alınarak evet. Halihazırda aslında havalimanlarının işletmesi bu modele çok benzer. Gümrük, güvenlik, pasaport ve hava trafiği hizmetleri tamamen devlettedir. Ancak bina hizmetleri, alışveriş, temizlik, tolcu taşıma vb hizmetler özel sektördedir. Yani kritik karar ve hizmetler piyasaya emanet edilmemiştir. Bu model özel sağlık hizmetlerine de uygulanabilir.
Dr. Süleyman EROL

