Sağlığımız Elden Gidiyor 5: Hastalık Tacirliği
Öğrenciliğimden beri yazılarını takip ettiğim bir “filozof hekim” var. Tıp fakültesi sıralarında kendisinden hiç ders almadım, ancak hekimlik karakterimde etkisi büyüktür. O nedenle kendisini “Hocam” olarak görmekteyim. Kıymetli Hocam Prof. Dr. Cankat Tulunay dün bir yazı yayınladı, buradan ulaşabilirsiniz. Bu yazıdaki bir kavramı “Sağlımız Elden Gidiyor” serisine dahil etmek istedim. Hastalık tacirliği!
Son yıllarda çevrenize bakıp şu soruyu hiç sordunuz mu: “Biz ne ara bu kadar hasta bir toplum olduk?”

Eskiden yaşlanmanın doğal bir parçası kabul edilen saç dökülmesi, hafif unutkanlıklar, menopoz dönemi değişimleri ya da çocukların her zamanki ele avuca sığmaz enerjisi ne ara birer “sendrom” veya “klinik bozukluk” haline geldi? Cevap, modern sağlık ve ilaç sektörünün en sofistike stratejilerinden birinde gizli: Disease Mongering, yani Türkçesiyle Hastalık Tacirliği.

Hastalık Pazarlamak Da Ne Demek?
Geleneksel tıp anlayışı, var olan bir hastalığı tedavi etmeye odaklanır. Ancak vahşi pazar ekonomisiyle birleşen modern tıp endüstrisi, tıp tarihinin en kârlı formülünü keşfetti: Hastalık tespit etmek değil, hastalık yaratmak.
Disease Mongering; normal insani durumların, sınırda olan fizyolojik değerlerin veya günlük yaşamın getirdiği sıradan sıkıntıların, ilaç satışı veya tıbbi müdahale amacıyla “ciddi birer hastalık” gibi sunulmasıdır.
Kısacası, sağlıklı insanlara aslında hasta olduklarını ikna etme sanatıdır. Çünkü sağlıklı bir insan ilaç tüketmez; oysa “potansiyel bir hasta” ömür boyu müşteridir.

Hastalık Tacirliği Nasıl İşler? Çarkın Dönüş Yöntemleri
Bu sistem öyle bir günde kurulmadı. Arkasında muazzam bir pazarlama, PR (halkla ilişkiler) ve psikolojik manipülasyon ağı var. İşte en sık başvurulan yöntemler:
- Sıradan Durumları Tıbbileştirmek: Yaşlanma, kellik, selülit, hafif mutsuzluk veya utangaçlık (sosyal fobi olarak adlandırılarak) birer hastalık gibi ambalajlanır.
- Hastalık Sınırlarını Aşağı Çekmek: Bir gecede kolesterol, tansiyon veya kan şekeri referans aralıklarının üst sınırları düşürülür. Böylece siz akşam sağlıklı bir insan olarak uyurken, sabah yayınlanan yeni bir kılavuzla resmi olarak “hasta” olarak uyanırsınız.
- Her Derde Bir Sendrom İcadı: Dikkat eksikliği, huzursuz bacaklar, kronik yorgunluk… Elbette bu rahatsızlıkların gerçek mağdurları vardır; ancak disease mongering, bu teşhislerin sınırlarını o kadar genişletir ki, nüfusun yarısı kendini bu kalıpların içinde bulur.
- Korku ve Umut Ticareti: “Sen Eksiksin” Sanrısı: Mavi Bölgeler gibi popüler “longevity” anlatıları, insanlara sadece masum birer uzun yaşam formülü sunmuyor; arka planda modern insanı sürekli yetersiz, sürekli “arınmaya muhtaç” hissettiriyor. Cankat Hoca’nın deyimiyle sistem, sağlıklı bireylere sürekli “Enerjin eksik, hücrelerin yaşlı, mitokondrin zayıf” diyerek önce bir korku yaratıyor, ardından bu korkunun panzehiri olarak “mucize protokolleri” satıyor. Dolayısıyla o masum mutluluk hissi, aslında bireyi bir tüketim nesnesine dönüştüren bu agresif pazarlamanın ilk kancası.
- Bilimin Diliyle Aldatmak (Pseudo-Bilim): Modern insanın tutunduğu o “olası formül”, laboratuvardan ve gerçek bilimsel süzgeçten geçmiş bir formül değil; beyaz önlüklerin, “hücresel yenilenme”, “epigenetik optimizasyon” veya “DNA yaş analizi” gibi havalı tıbbi terimlerin arkasına gizlenmiş bir pazarlama illüzyonu. Cankat Hoca’nın belirttiği gibi, bilimsel literatürün bile hayalet yazarlarla (ghostwriters) manipüle edildiği bir çağda, popüler bir belgeselin sunduğu “reçete” rasyonel bir umut olamaz, ancak lüks koltuklarda sunulan pahalı bir placebo etkisi yaratır.

Büyük Resim: Sağlık mı, Ömür Boyu Abonelik mi?
Buradaki asıl tehlike, gerçekten tedaviye ihtiyacı olan hastaların gölgede kalması ve kaynakların tüketilmesidir. Daha da kötüsü, “sağlıklı olma” tanımımızın elimizden alınmasıdır. İnsan vücudu kusursuz çalışan mekanik bir robot değildir; bazen yorulur, bazen hüzünlenir, bazen değerleri dalgalanır.
Ancak hastalık tacirliği bize her fizyolojik ve ruhsal dalgalanmada bir hap yutmamız gerektiğini fısıldıyor. Bizi, kendi bedenimize yabancılaştırıyor ve sürekli bir “yetersizlik/hastalık” anksiyetesine mahkum ediyor.
“Yinede torunlarımın torunlarını ilaçlarla göreceksem neden olmasın?” dediğinizi duyar gibiyim. Göremeyeceksiniz işte, Ozempic yazımda belirttiğim gibi “İdeal Kilosunda ama Güçsüz” yaşlılara mı dönüşeceğiz bilmiyoruz. Obeziteyle “ilaçla” mücadele edeyim, sağlıklı yaşlanayım derken; yaşlıyı hayatta tutan en önemli şeyi, yani kaslarınızı kaybetme ihtimaliniz mevcut. Aslında endüstrinin size pazarladığı vaatler bilimsel olarak doğru mu? Henüz bilmiyoruz!

Ne Yapmalıyız? Kendimizi Nasıl Koruruz?
Sağlığımız gerçekten elden gidiyor; ama virüslerden veya genlerimizden dolayı değil, “sağlıklı olma” yetimizi kaybettiğimiz için. Bu çarkın bir dişlisi olmamak için şu adımları atmak zorundayız:
- Eleştirel Okuryazarlık: Medyada pompalanan “yeni salgınlar” veya “mucizevi tedavi/takviye” reklamlarına her zaman şüpheyle yaklaşın.
- Semptom Değil, Yaşam Tarzı: Hemen bir hapa sarılmak yerine; uykumuzu, beslenmemizi, stres yönetimimizi ve hareket seviyemizi gözden geçirelim.
- Hekim Güveni ve İkinci Görüş: Sizi hemen bir ilaç bağımlısı yapmaya niyetli popüler yaklaşımlar yerine, bağımsız hekimlerle yol yürüyün.
- Aile Hekimi: Aile hekiminizi, sağlık sisteminin içinde en sürekli ve en güvenilir temas noktanız olarak konumlandırın; tıbbı parçalı tüketim ilişkisi olmaktan çıkarıp süreklilik içeren bir güven ilişkisine dönüştürün.
Unutmayalım: İnsan bedeninin her dalgalanması farmakolojik müdahale gerektirmez. Kendimizi tanıdıkça ve korku tacirlerine kulaklarımızı tıkadıkça, sağlığımızı da geri kazanacağız.
“Eskinin disiplin toplumu insanı “itaat etmeye” zorluyordu; bugünün performans toplumu ise insanı sürekli kendini optimize etmeye zorluyor.” Byung-Chul Han

Son Söz: Omurgayı Kim Ayakta Tutacak?
Sağlığımız elden gidiyor; çünkü yaşlanmayı, yorulmayı ve hatta ölümlü olmayı bile “düzeltilmesi gereken birer kusur” olarak görmeye zorlanıyoruz. Bize sürekli “Sen eksiksin, sen hastasın” deniliyor.
Neyse ki tüm bu yozlaşmanın karşısında; çıkar ilişkilerini reddeden, akılcı ilaç kullanımını savunan, hastayı bir “müşteri” veya “abonelik geliri” olarak görmeyen, bağımsız klinisyenler ve akademisyenler hâlâ var. Sayıları popüler kültürün fenomenleri kadar çok görünmeyebilir; ama tıbbın etik omurgasını hâlâ onlar ayakta tutuyor.
Bir hekimin alnında bir markanın logosu parlamaya başladığı an, insanlık sağlığını kaybetmiş demektir.
Aslında Türkiye bu bağlamda batıya nazaran halen daha şanslı bir ülke. Çünkü sağlık hizmetlerinin çoğu “kamu hekimleri” tarafından veriliyor. Her ne kadar performas kaygıları olsa da, kamu hekiminin maaşı endüstri tarafından karşılanmıyor ve bu toplum için inanılmaz güçlü bir güvenlik sibobu. Yapacağınız en iyi şey, popüler sosyal medya fenomeni hekimlere maksimum şüphe ile yaklaşmak ve kamu hekimlerine kesinlikle danışmak. Ama danışmak… Bu ilacı bana YAZ! demek değil…
Modern insan artık hastalıktan değil, eksik yaşadığı hissinden korkuyor.
Dr. Süleyman EROL

